"Gözlerinizi şu yazdıklarımın üzerinde gezdirip, bana şahit olduğunuz her an beni çoğaltıyorsunuz." Nil K.

Cumartesi, Ocak 10

Taşındık!


Taşındık deyince cümbür cemaat gerçekleştirilen bir eylem sanılsa da değil. Tek başıma yazıyorum, paylaşıyorum tüm bloglarımda. Ancak artık yetemiyorum hepsine. Ve uzun zamandır aklıma koyduğum şeyi yapıyorum. Sinema blogum Sinemahşer‘i, film ve dizi müzikleri blogum OSTobüs‘ü ve kişisel blogum İspat Aşikardır‘ı tek adrese taşıyorum.

Henüz taşınma bitmedi. Hala blogları birleştirme, konsepti oturtma telaşındayım. Bir yanım  'blogspot' diye cız etse de yenilik şart. Daha dolu dolu, daha samimi tek bir blog yazıyor olacağım artık. Buranın 'kayda değer' gördüğüm tüm yazılarını taşıdım yeni adrese. Yeni yazıları da merak edenleri aygibiparlak.wordpress.com' a beklerim.

Bloga ve varlığıma varlık katan herkese teşekkürler.

Perşembe, Ocak 1

Kurtul anılardan, sarıl yarınlara.


Yıla Ankara’da başlamıştım.. Ve İstanbul’da bitirdim.

Ankara’ya gidişimde her şeyin düzeleceği umudu vardı içimde. Sonuna kadar denedim aşkı. 2014 aşkı deneyip de bulamadığım yıl oldu. 

Bitişlerden çok başlangıçlar vardı ama hayatımda.

Cemal Süreya’yı tanıdığım yıl oldu mesela. Şiiri keşfettim adım adım, isim isim. Cemal’i sevince Tomris’i de sevdim, Turgut’u da.  Yeri geldi Ali Lidar’a katıldım yeri geldi Ah Muhsin Ünlü’ye. Ah Muhsin Ünlü demişken, ‘İtirazım Var’ ile Onur Ünlü’yü tanıdım. Ki bu da yılın en iyi kazanımlarından bana göre.  Didem Madak’ı tanıdım bir de. En çok gidişlerin ardında kalan kadınlara dokunur kendisi, bana dokunmaması mümkün değildi ki! 2014 şiiri sevdiğim yıl olarak kayıtlara geçebilir mi?

Sinema geri planda kaldı hayatımda bu yıl. Festivallere ve Başka Sinema’ya daha çok tutunmam bu sebepleydi belki de. Şubat demek !f demekti, Nisan demek İstanbul Film Festivali.  Ve adı üstünde Ekim demek Filmekimi demekti. Film izleyememin tek sebebi kitap değildi elbette. Diziler izledim, film tadında. Game of Thrones ve Masters of Sex’ten bahsediyorum. Prodüksiyon açısından çok dıyurucu diziler değil mi?

Kitaplar en yakın arkadaşlarım oldu bu yıl. Hep başucumdaydılar, hep yanımda. 28 kitap okudum geçtiğimiz yıl, bir kısmı şiir çok azı öykü. Hiç tanımadığım isimler tanıdım. Virginia Woolf, Tezer Özlü, İnci Aral, Haruki Marukami, George Orwell, Selim İleri, Ahmet Altan, Osho, Dostoyevski, Yusuf Atılgan’ı ilk kez bu yıl okudum. Bu yıln en'lerini listelemek gerekirse...

1. AhmetUmit ve Beyoğlu'nun En Güzel Abisi
2. GeorgeOrwell ve Hayvan Çiftliği
3. VirginiaWoolf ve Kendine Ait Bir Oda
4. UygarŞirin ve Karışık Kaset
5. Osho ve Aşk, Özgürlük ve Tek Başınalık

Kitap hayatımın merkezine girince kahve de girdi. Yıllar önce hiç uğramadığım Starbucks ikinci durağım oldu evimden sonra. Kahveli kitaplı paylaşımlarım boy gösterdi Instagram hesabımda.

Müzik de vardı her zamanki gibi hayatımda. Müziksiz hayat olur mu zaten? Tarkan’ı dinledim bu yıl, sonunda. Sezen Aksu’yu dinledim. Festivallere gittim bolca. Birgünlük Festival, GNCFEST, Zeytinli Rock Festivali. Pharell Willams ve Happy’i omuzlarda dinledim canlı canlı. Kimleri dinledim en çok derseniz.. Mehmet Erdem, Candan Erçetin, Aylin Aslım, Cem Adrian, Nazan Öncel, Sıla vardı dinlemeye doyamadığım. Pharrell Williams, Kathy Perry, Lady Gaga, Sia, Avicii, Calvin Harris vardı dans etme sebebim. Iyeoka, Indila, Ceylan Ertem, Özlem Bulut, Imagine Dragons, Adamlar gibi keşifler kaldı geriye daha çokca dinlenecek. Ve tabi geç kazanılanlar vardı, bu sene keşfedilenler: Zaz, Joss Stone, Norah Jones, Jehan Barbur, Oi Va Voi gibi. Ama 2014 için benim için en önemli kazanım Ahmet Kaya şarkılarıydı.

Sinema azdı belki ama tiyatro boldu. 2014 tiyatronun değerini anladığım yıldı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Şehir Tiyatroları… Merdivenler diye bir oyun izledim mesela, etkisi derin. Mert Fırat’ı, Haluk Bilginer’i izledim mesela sonunda. Daha defalarca da izlerim.

Kadıköy’de takılmaya başladım mesela. Belfast Irısh Pub ve Lal ilk duraklarım oldu. İkinci Yeni var mesela, Qawah var Kadıköy’de. Bilir misiniz? Bilin derim. Bir de Karaköy’e bilin.

Bir de üzüldük bu yıl bolca. Adaleti bekledik, bekliyoruz umutsuzca. Bu ülke adaletini yitirdi. Umudunu da.. Öfkelendik, yediremedik bazı şeyleri. Bir geyik olan ‘ülke yaşanmaz oldu gidelim’ lafı ciddiye bindi. Ciddi ciddi düşünüldü. Ama her şey kanıksandı zaman sayesinde. Korktuğumuz başımıza geldi. Her geçen gün yeni bir saçmalığa uyanıyor bu ülke.

Ülkenin gerginliğini nasıl attık peki? Ben iyi havalarda çimlerde çıkardım acısını mesela bu yıl. Çimlerde yatarak, gökyüzünü seyrede seyrede.. Caddebostan Sahili'nde yoga yaptım bir de. Al sana bir yenilik daha!

"Bazen bir yere varmayacak olsa da, o yolda yürümek ister insan. Varacağı nokta değil, yolculuğun kendisidir keyif veren."
Ben de yürümüşüm bu yıl bolca. Varış noktası birisi ya da bir yer olmasa da anılarım olmuş, birikimimlerim olmuş...

Alaçatı’ya gitmeyi çok isterken kendimi Bodrum’da bulmuşum mesela. O da ‘to do list’teydi. Çok da sevdim bu Bodrum’u. Denize, güneşe karşı kitap okumak ne güzeldi! Alaçatı gibi isteyip de ulaşamadığım bir şey daha vardı bu yıl: Opera. Seneye inşallah… 

OT Dergisi’ni keşfettim bir de. Radikal kapanınca gazete alamaz olduk. Gazete tadında bir mizah dergisi ihtiyacı doğdu ve OT imdadıma yetişti. Radikal demişken… Dijital ortama geçmek nasıl radikal bir karardır? Ayrıca Ezgi Başaran nasıl başarılı bir kalemdir?

2014 yılı topuklu ayakkabı giymeye alışma yılı da olabilir, evet. Kurumsal hayata geçişi bahane edip, yıllardır uzun boylu olmamı bahane edenlere inat giydim topuklu ayakkabıları. Feminist ruhun varsa feminen olamazsın diyenlere inat yürüdüm tak tak.

Öylesi, böylesi bitti bir yıl daha. 2015’in mottosu ne olsun derseniz? Unutursam Fısılda filmini izleyenler bilirler, finalde Hümeyra’nın seslendirdiği ‘Kirli Beyaz Kedi’ şarkısından alıntı yapacağım.

‘Kurtul anılardan, sarıl yarınlara.’

Pazar, Aralık 21

Yağmurlu Pazarlar...


Dünya kalabalıkta
Sevmekten yorulmaktayım
- Cahit Zarifoğlu
Yağmurlu bir Pazar sabahı, okuma köşemde oturmuş Cahit Zarifoğlu'nun Tüm Şiirleri arasında dolanırken çekmiştim yukarıdaki fotoğrafı. Bu Pazar, yağmura rağmen evde oturmama kararı aldım. Eski bir dostla, yağan yağmura inat İstanbul'u gezdim.

Kartal'dan Beşiktaş'a sarı dolmuş mucizesi sayesinde buluşma saatimizden daha erken varınca, Yıldız'da inip Barbaros'a doğru yürüdüm. Yağmur yoktu henüz, ama geliyorum diyordu bulutlar habercisiydi geldiğinin.  Biz öğrenciyken KafePi dışında pek oturulacak mekan yoktu Barbaros Caddesi boyunca. Şimdi küçük küçük mekancıklar doldurmuş cadde boyunu. Hem 'biz öğrenciyken' kafasına güldüm hem indim Starbucks'a doğru aheste aheste.

Her zamankinden değil de bu kez vanilyalı filtre kahve aldım kendime. Sonra oturdum bir yere, kaldığım yerden devam ettim Ot Dergisi'nin Aralık sayısına. Sayfa sayfa, kitap okur gibi okuyorum ben bu dergiyi. Her sayfada başka şeyler düşünüp başka diyarlara gidiyorum, geliyorum sanki.

Nermin Yıldırım'ın 'Dış Hatlar' köşesi ağlanacak halimize güldürüyor beni önce. Ardından Menderes Samancılar'ın 'Bize Ne Lazım'ında takılıp kalıyorum bir süre.'Bize yarınları yazanlar lazım/ Halkın ekmeğini çalanlar değil' diyor. Bir ah ediyorum halimize. Sonra Ece Temelkuran'a geçiyorum. Hiçbir kitabını okumamış olsam da gazetelerdeki ve dergilerdeki yazılarını keyifle okurum kendisinin. Küçük Kara Balık'tan bahsetmiş biraz. Küçük Prens gibi onu da okumadığım için kendime kızıyorum bir an. Sonra Küçük Prens'i yakında tekrar basacak FOM Kitap'ın sahibi arkadaşım geliyor aklıma. Onun da aklına ben gelmiş olacağım ki yaklaştım diyor. Kalkıyorum, okumaktan içmeyi unuttuğum kahvemle. 

Niyetimiz Sabancı Müzesi'ne gitmek. Ancak bir türlü beklenen otobüs gelmiyor. Bebek'e gidelim olmadı yürürüz diyoruz. Bebek'te indiğimizde yağmur yağıyor. Aldırmıyoruz, yakın geliyor bize mesafe. Sırılsıklam ıslanana kadar yürüyoruz. Arada göz ucuyla puslu boğaz manzarasının tadına varıyoruz. Koyu sohbetin yanında bu manzara, türk kahvesi yanındaki lokum gibi geliyor bana. Islanmış olmak hiç bu kadar keyif vermiyor belki de.

Sabancı'ya az kala 'bu halde sergi gezilmez' demesek de birden, alternatif planımız aklımıza düşüyor. Baltalimanı'ndan Vefa'ya gidişi sohbet arasında anlamıyorum bile. Oysa yakın mesafe değil. Bozacı nereden çıktı derseniz... Benim İstanbul'da erteleyip de gidemediğim birkaç yerden biriydi Vefa. Bozayı da severim ama hep üşendim sanırım. Kısmet yağmurlu bir Pazar gününeymiş.


Sözde bozacıdan sonra ayrılacağız. Otobüs durağına yürürken doğum günü hediyemi alıyorum. Kitap hediye edilince ayrı bir mutlu olurum zaten, bir de Tomris Uyar'ın Bütün Öyküleri'ni görünce nasıl sevineceğimi şaşırıyorum. Arkadaşım 'hep kitap alıyorum ama' diyor. Ben de 'hiç bıkmam ki' diyorum tabi. 

Gün spontene başladı ya öyle de devam ediyor. Karaköy'e vapura binmeye diye gitmişken kendimizi Ot Kafe'de buluyoruz. Arkadaş Can'da çalışırken gelirmiş, o zamanlar okurmuş da. Ben de Ot kafası yaşamaya başlayalı çok olmadı ama bu kafeye gelmek hep aklımdaydı. İçimizi ısıtacak sıcak birer içecek söyleyip muhabbetimizin son demini de yaşıyoruz. 

Sohbetin bir yerinde sıradan olmak/standart olmak üzerine tartışıyoruz. Sıradan bence eylemsel bir şey değil düşünsel bir şey diyorum. İnsan standart yaşayabilir ama sıradan olmayabilir diyorum. Belki haklıyım belki haksız ama buna kafa yoruyoruz. Kafa yormayı seviyorum. Kafa yormaktan korkmasak daha güzel bir toplum olurduk diye geçiriyorum içimden. Düşünmek hep korkulan bir şey oldu diyorum. Oysa düşünmek güzel, düşünmek var olmak insan için. Neyse, konuyu uzatıyorum şuan.

Kıssadan hisse ben artık yağmurlu Pazarları seviyorum!


Cumartesi huzuru..


İş hayatının girdabına girdim gireli 'Cumartesiler sizin olsun Pazarlarımı bana bırakın' modunda mümkün olan her Cumartesi kendimi dışarılara vururum. Mesaisiz Cumartesi geçirmeyeli de çok olmuştu. Belki de bunun etkisiyle 'beni evden çıkarmayın' moduna geçtim ve kendimle başbaşa bir Cumartesi keyfi yaptım.

Yeni yıl yaklaşırken bitiremeyeceğim kitaplara dadanmama kararı aldım. Karışık Kaset de sandığımdan erken bitince şiire daldım. (Karışık Kaset kitabına dair daha ayrıntılı yazasım var.) Didem Madak, yeni yıl öncesi için iyi bir tercih oldu. Şiirden kalan vakti de Ot Dergisi okuyarak ve film izleyerek geçirdim. Klasik bir 'Benay evde tek başına' günüydü aslında. Ama bir tatlı huzur çöktü ki bana, yazıp yaymadan duramadım.

Yeni yıla kadar bitiremeyeceğin kitaba başlamama.. Benim bir takıntım diyelim. Her yıl ne izlediğimin, ne okuduğumun vs. çetelesini tutan biri olarak böyle takıntılarım var. Bu yıl ajandamı da bu takıntılarımı düşünerek aldım zaten. Sinek Sekiz Yayınevi'nden çıkan 2015'in Defteri'ni almak bahanesiyle ilk idefix alışverişimi de yapmış bulunuyorum hatta. Of, ne kadar çok okunacak kitap var?!

Filmler demişken... (Demiştim!) Geçtiğimiz yıl sinema, festivalleri saymazsak, ikinci planda kaldı biraz. Daha çok kitap okur olduğumdan dolayı sanırım. Ama özlemişim. Blue is the Warmist Color'ı izledim bugün. Sertti, etkileyiciydi, kafa açtı. Bunu da ayrıca yazmak lazım tabi.

"Madem 'bunu da yazacağım şunu da yazacağım' diyorsun. Bu yazı yerine onları yazsana!" dediğinizi duyar gibiyim. Bu yazının asıl amacı ne bilmiyorum. Gelişine yazıyorum bu kez. Gelişini burada kesip konuya geçelim mi artık?

Duyduk duymadık demeyin, 26 oldum! Geçen yıl doğum günümden sonra '26'ya daha da memnun girmek nasip olur inşallah.' demişim. Oldu mu? Aslında bakınca bir yılda hayatımda neler olmadı ki? Ve bu olanlar beni daha mutlu yapmaktan ziyade daha sakin, durgun ve yorgun yaptı. Yok, yok bir yılda yaşlandım demiyorum. Sadece 'hızlı' bir yıldı diyorum. Kendime bir şeyler katarken kendimden bir şeyler götürdüm her zamanki gibi. Ama etkileri daha derin oldu gidenlerin belki de. Ay neyse!

27 için temennin ne derseniz... Bu kez bende kalsın. 

Salı, Aralık 9

Ah.. dedim sonra. Ah!

Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızıyordu çatlaklarından.
Kırılan vazo eskisi gibi olmaz derler ya, o misal. Yaşadıklarımızı yüklene yüklene devam ediyoruz yola. Kalp kırıyoruz, kalbimiz kırılıyor. Ve kızgınlık gibi olmuyor kırgınlık, izi kalıyor.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel boya koksa.
Çocukluğuma dair ilk aklıma gelen şeylerdendir pastel boya kokusu. Her rengi kullanmak istesem de bazılarını kullanmaya kıyamazdım mesela. Set olarak alınırdı ya boyalar, biterse en sevdiklerim,  daha az sevdiklerimi daha çok kullanmaktan korkardım. Sonra hevesim kırıldı, ben de izin verdim kırmalarına. Bıraktım resmi. 
Arada, duygularım satırları akmayıp da içimde tıkıldığı zamanlarda tekrar resim yapmayı istiyorum. Ama geçmişte bırakamadığım onca şeyin yanında en bırakmamam gerekeni, resim sevgimi geçmişte bıraktım galiba. Gerçekten geçmiş geçmişte kalabilir mi peki? Kalabiliyorsa şimdiyi ve geleceği etkileyen o yükler neyin nesi?
İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.
Her aşk unutulur demiştik birbirimize. Herkes unutulurdu elbet. Ama biz birbirimize sahipken unutmaya başlamıştık birbirimizi. 
Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.
Senin satırlarının dalgınlığa gelmesi mümkün mü Didem Madak? Seni keşfetmeme hangi paylaşım neden oldu hatırlamıyorum, evet bak bu dalgınlığıma gelmiş. Ama senin satırların gelmemiş olacak ki sayende düşüncelerimde kayboluyorum. Huzur içinde bak bize her neredeysen...
Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
Bize çocukluğumuzu öldüren birçok sebep olabilir. Ama sebepsiz yere çocukluğunu öldürenlere ne demeli? 
Arada çizgi film izleyin, belki bir lunaparka gidip çarpışan arabalara binin, ya da çocukluğunuzda çok sevdiğiniz bir çikolatanın keyfine varın arada. Nasıl yaparsanız yapın, ama içinizde bir yerlerde her şeye rağmen nefes alan o küçük çocukları şımartın.
Aşk diyorsunuz,
Limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
Ama ben bir aşkın limanı olmak istedim çoğu zaman. Her limanın aşk olmasını umdum ya da? Aşkı bağımlı yapmaya çalışmaktır hatam. Aşk da aşkı taşıyan ruh gibi bağımsız olmalı oysa.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
Aşk sadece istemek midir? Laftan anlamadığına, gurur dinlemediğine göre.. Ne olursa olsun aşık olduğun insanı görmeyi istemektir mesela. Onun özleminden ne aklın söz dinler ne de gururun. Tek istediğin onu görmektir. 
Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!
Hiçbirimizin bilmemesi bundan olsa gerek. Herkes bir şeyler yazıyor, çiziyor. Aşkın mutlak bir tanımı olmadığını, bir doğruya ulaşamayacağını herkes biliyor. Ama yaşıyor aşkı ve anlatmak istiyor bir şekilde. Anlamayanlara da tek savunması 'aşkı ancak yaşayan bilir' oluyor. Çünkü insan aşıkken, aşkın tanımı oluveriyor.
Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam
Yorgundu oysa
Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan.
Unutkandık, unuttunuz mu? Unutmak istediklerimizi unutamaz, unutmak istemediklerimizi hatırlayamayız çoğu zaman...

Kim bir şairi kırsa
Şair gider uzun bir dizeyi kırar mesela
Bilirim kim dokunsa şiire
Eline bir kıymık saplanacak.
Bilirim kırılmış dizeleri tamir edemez zaman
Yorgunum oysa
Durmadan kendime bir tunç uyak aramaktan.
Şiire dokunalı çok olmadı, bizimkisi dokunan dizeleri keşiften öteye geçemiyor gerçi. Yine de şiir bulanmış her şeyin tadı bir başka. Şiiri anlayamıyorum diyorsanız, siz şiiri yaşamamışsınızdır bayım. Şiir yaşamadan anlaşılmaz.
Sözler...
Bir yağlı urgandı acıyı boğmaya yarayan.
Hep acı yoktur tabi sözlerde. Daha çok yaşanmışlık vardır. Ama yaşanılanların tadı acıya yakınsa, sözler acıyı boğmak için görev başındadır. Zaten mutluyken yazabilir mi insan? Mutluluk yaşanır. Acı hissederken yazdıklarımız ise yaşanmak istemeyenlere ağıttır.
Kime ne "de-da"ları ayırmasam?
Noktalarda durmasan,
Bir ünleme koşsam yalnızca,
Sonu uçmak olan bir çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.
Ne denir ki bu mısralara? Didem Madak, her ölüm vakitsizdir de bazı ölümler daha vakitsizdir. Senin ölümün de onlardan. Bak bu da benim şiir denemem/yamam olsun sana.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.
Aslında iki cenaze çıkar her aşktan. Gerçekten aşksa tabi...
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.
Ve ölümümden sonra, okumaya değer gören biri çıkarsa o da yalnız kalacak yalnızlığımla... 
Ölümü düşündürtüyor Didem Madak'ın mısraları. Ama arada düşünmek de gerekiyor, ölümlü dünyanın farkında olmak iyi bir şeydir. Hayat denen armağanın ne zaman elimizden alınacağını bilemediğimize göre...
Bazı yaralardan sızan kanla
Tüm geleceğin yıkanır.
Ah bu yükler, yüklerimiz... Yaralar kabuk tutsa da kanırtmak ister insanoğlu. Geçmesini beklemez, bekleyemez çünkü tatlı tatlı kaşınır o yara. Bazen kanatmak iyidir de, insan durmasını ve oluruna bırakmasını da bilebilmelidir. Evet, bence de. Keşke her şey yazıldığı gibi yaşansa!
Yeter ki sen beni
Hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma.
Sen beni attın adam. Kendini biliyorsun. Yazılamayacak o romanın adını bilmiyorsun belki ama erkek karakterin adını sen koydun mesela. Hatırladın? 
Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı'nın eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah... dedim sonra
Ah!
İçimdeki biriktirdiklerimi sözcüklere dökmeme vesile Didem Madak'ın anısına...

Alıntılar "Ah'lar Ağacı" şiir kitabındandır.